Bazı günler keşke iklim değişikliği demek insanın parfümünü değiştirmesi gibi basit bir şey olsa diye geçiriyorum içimden. İnsanların evren ne dilersen ona cevap verir mantığı gereğince oluyor diye düşündüğüm bir şekilde o meşhur evren hemen bana cevap veriyor. bu düşünceyi müteakip dakikalarda birileri "Havaya deodorant sıksak ısınmaz mıyız?", "Bizim ısınmamız gerekiyordu soğumamız değil nerede bu küresel ısınma?", "Deli misiniz kar yağarsa bir de buz ile mi uğraşacağız.", "Yağmursuzluk ve karsızlık kadar güzeli var mı?" gibi cümlelerle o meşhur evrenin sesi olarak karşıma dikiliyor.
O meşhur evrenin beni hiç cevapsız bırakmama özelliğine saygı duyup ben de artık ona cevap vereyim dedim.
Sevgili Evren; bilmelisin ki ben iklim değişikliğinin karmaşıklığını farkında olan bir insanım; o yüzden bu yanıltıcı cevapların benim bilgilerimi ortadan kaldıramaz. Senin de bildiğin gibi iklim değişikliğine etkisi olmayan herhangi bir canlı veya cansız varlık bugün bulunmamaktadır. Mesela Algler; biyoloji derslerinde anlatılmadan geçilmez kendisi tek hücreli bir canlı olup tuzlu suda yaşar ve fotosentez yapar. Fotosentez yaptığına göre alglar nasıl etkilesin küresel ısınmayı diye bir düşünce ortaya çıkabilir; işte bu düşünce de karşımıza şu fotoğrafı çıkartıyor.
Siyanobakteriler tarafından sarılmış bir okyanus düşünün. Nasıl mümkün olsun canım doğada her şeyin bir dengesi vardır, bu kadar çoğalamazlar ki gibi çıkarımlar burada sonuçsuz kalacaktır. neden sonuçsuz kalacağını maddesel olarak anlatmayı deneyelim.
-Kloroflorokarbonlar sonucu incelen ozon tabakası güneş ışınlarını yeterince süzemediğinden dolayı zararlı ışınlar yeryüzüne yansıyarak doğanın dengesine zarar veriyor. Kimi canlıların ölümüne neden olabilecek bir zarar (ki insanlarda cilt kanserinin görülmesinin artış nedeninin bu olduğunu hatırlatalım.).
-Sera gazını da tanımlayalım hali ile; ısı tutma özelliğine sahip olan tüm bileşikler bu isim altında anılmaktadır. sera gazı olarak nitelendirilen dört bileşik ise insan eliyle üretilen su buharı, karbondioksit, ozon ve metandır. Güneş ışınlarının atmosferi geçerken ısıttığı bu gazlar (insan eliyle üretilmişlerin doğal oranlara eklenmesi ile birlikte) arasında dengenin bozulmuş olması halinde yeryüzünde meydana gelen mevsimlerin nitelikleri değişmektedir. (2013-2014 Ankara için kış ayları olarak bu durumu irdelediğimizde Ankara'da yeterli akarsu olmamasına rağmen yüksek nem görülmekte ve yağış görülmemektedir. Sonbaharda Ankara barajları % 50 civarında doluluk oranına sahipken kış mevsiminde bu oran %35 civarında seyretmektedir.)
-Sera gazlarının yeryüzünde hapsettiği ısı ile birlikte bir de yansıyan ısı durumu karşımıza çıkıyor; ancak bunu Sayın Evren'e daha sonra açıklayacağım.
-Hapsolan bu ısı buzulları eritmeye başlıyor. Hapsolan ısı buzulları eritmekle kalıyor mu, tabii ki hayır.
-Dünya üzerindeki bütün suların ısısını da arttıyor bu hapsolan ısı.
-Suların ısısının artmasıyla birlikte buharlaşma şiddetleniyor ve sera gazı miktarı artıyor.
-Okyanuslar ısındıkça meydana gelen kasırgaların şiddeti suların ısınma derecesi ile bağlı olarak artıyor. dolayısıyla kasırgaların şiddeti arttıkça, kasırga sonucu insan-hayvan-bitki ölümlerinde sayı her geçen gün artıyor ve kasırga sonucu ortaya çıkan zararlar da katlanıyor.
-Karbondioksitin, azotun, fosforun ve sıcaklığın artması ise siyanobakterilerin işine yarıyor. Yukarıdaki fotoğrafta yer aldığı gibi geniş alanları kaplıyorlar su üzerinde; aslında ilk başta sudaki canlılar için suyun oksijen bakımından zenginleşmesini sağladıkları düşünüldüğünde gayet olumlu gözüken bu durum bu canlıların toplu şekilde ölümüne neden olan yegane hâldir. Oysa gerçekte siyanobakteriler suyu bulanıklaştırarak suyun derin kesimine güneş ışınlarının gitmesine engel olmaktadır. Her canlı gibi siyanobakteriler de öldüğünde ve sayısı çok olduğunda ölenlerin de sayısı çok olduğunda bu bakteriler okyanusun dibine çökerken diğer canlıların güneş ışığıyla ve oksijenle tamamen bağlantısını kesip okyanuslarda ölü bölgelerin var olmasına sebep olmaktadır. şu anda dünya üzerindeki üç okyanusda ölü bölgeler hızla yayılmakta olup 2006da 200 olarak hesaplanan ölü bölge sayısının her yıl iki katına çıkarak arttığı düşünülmektedir.
-Ölü bölgeler sebebiyle deniz sayesinde/okyanus aracılığı ile karnımızı doyurma ihtimali de giderek azalıyor böylece.
-İklim değişikliği dedik, ısının hapsolması dedik, buharlaşmanın artması dedik, akarsularda buharlaştığına göre ve Türkiye bakımından buharlaşma hızına bir de yanlış projelendirilmiş HESler eklendiğinde içme suyu ya da tarım suyu niteliğini kaybeden veya tamamen kuruyan nehir yatakları ile karşılaşıyoruz. Denizlerden karnımızı doyuramayacağız hem ölü bölgeler hem de aşırı avlanma nedenleri ile gayet ortada iken, tarımı korumak gerekirken tarım suyunu da böyle kaybediyoruz. Sonra karnımızı nasıl doyuracağız ben de bilmiyorum.
-içme sularımız da yok oluyor dedik, barajları dolduracak yağmur/kar yağmıyor dedik, her geçen gün sera gazları sebebiyle daha fazla ısınıyoruz daha fazla nem oluşuyor ve mevsimlerin niteliği değişiyor dedik; 2014 ve diğer yıllarda hangi mevsimleri yaşayıp hengilerini yaşamayacağımızı ve hangilerini nasıl yaşayacağımızı da siz düşünün.
ve hatta mümkünse düşünmekle kalmayıp tasarruf yapmaya başlayarak en basitinden harekete geçin geleceğiniz ve çocuklarınız için...
ileride yeniden görüşmek üzere...
