9 Ocak 2014 Perşembe

iklim değişikliği-1 (o meşhur evren)

         Bazı günler keşke iklim değişikliği demek insanın parfümünü değiştirmesi gibi basit bir şey olsa diye geçiriyorum içimden. İnsanların evren ne dilersen ona cevap verir mantığı gereğince oluyor diye düşündüğüm bir şekilde o meşhur evren hemen bana cevap veriyor. bu düşünceyi müteakip dakikalarda birileri "Havaya deodorant sıksak ısınmaz mıyız?", "Bizim ısınmamız gerekiyordu soğumamız değil nerede bu küresel ısınma?", "Deli misiniz kar yağarsa bir de buz ile mi uğraşacağız.", "Yağmursuzluk ve karsızlık kadar güzeli var mı?" gibi cümlelerle o meşhur evrenin sesi olarak karşıma dikiliyor.

          O meşhur evrenin beni hiç cevapsız bırakmama özelliğine saygı duyup ben de artık ona cevap vereyim dedim. 
           Sevgili Evren; bilmelisin ki ben iklim değişikliğinin karmaşıklığını farkında olan bir insanım; o yüzden bu yanıltıcı cevapların benim bilgilerimi ortadan kaldıramaz. Senin de bildiğin gibi iklim değişikliğine etkisi olmayan herhangi bir canlı veya cansız varlık bugün bulunmamaktadır. Mesela Algler; biyoloji derslerinde anlatılmadan geçilmez kendisi tek hücreli bir canlı olup tuzlu suda yaşar ve fotosentez yapar. Fotosentez yaptığına göre alglar nasıl etkilesin  küresel ısınmayı diye bir düşünce ortaya çıkabilir; işte bu düşünce de karşımıza şu fotoğrafı çıkartıyor.

           Siyanobakteriler tarafından sarılmış bir okyanus düşünün. Nasıl mümkün olsun canım doğada her şeyin bir dengesi vardır, bu kadar çoğalamazlar ki gibi çıkarımlar burada sonuçsuz kalacaktır. neden sonuçsuz kalacağını maddesel olarak anlatmayı deneyelim.
-Kloroflorokarbonlar sonucu incelen ozon tabakası güneş ışınlarını yeterince süzemediğinden dolayı zararlı ışınlar yeryüzüne yansıyarak doğanın dengesine zarar veriyor. Kimi canlıların ölümüne neden olabilecek bir zarar (ki insanlarda cilt kanserinin görülmesinin artış nedeninin bu olduğunu hatırlatalım.). 
-Sera gazını da tanımlayalım hali ile; ısı tutma özelliğine sahip olan tüm bileşikler bu isim altında anılmaktadır. sera gazı olarak nitelendirilen dört bileşik ise insan eliyle üretilen su buharı, karbondioksit, ozon ve metandır. Güneş ışınlarının atmosferi geçerken ısıttığı bu gazlar (insan eliyle üretilmişlerin doğal oranlara eklenmesi ile birlikte) arasında dengenin bozulmuş olması halinde yeryüzünde meydana gelen mevsimlerin nitelikleri değişmektedir. (2013-2014 Ankara için kış ayları olarak bu durumu irdelediğimizde Ankara'da yeterli akarsu olmamasına rağmen yüksek nem görülmekte ve yağış görülmemektedir. Sonbaharda Ankara barajları % 50 civarında doluluk oranına sahipken kış mevsiminde bu oran %35 civarında seyretmektedir.)
-Sera gazlarının yeryüzünde hapsettiği ısı ile birlikte bir de yansıyan ısı durumu karşımıza çıkıyor; ancak bunu Sayın Evren'e daha sonra açıklayacağım.
-Hapsolan bu ısı buzulları eritmeye başlıyor. Hapsolan ısı buzulları eritmekle kalıyor mu, tabii ki hayır.
-Dünya üzerindeki bütün suların ısısını da arttıyor bu hapsolan ısı.
-Suların ısısının artmasıyla birlikte buharlaşma şiddetleniyor ve sera gazı miktarı artıyor. 
-Okyanuslar ısındıkça meydana gelen kasırgaların şiddeti suların ısınma derecesi ile bağlı olarak artıyor. dolayısıyla kasırgaların şiddeti arttıkça, kasırga sonucu insan-hayvan-bitki ölümlerinde sayı her geçen gün artıyor ve kasırga sonucu ortaya çıkan zararlar da katlanıyor.
-Karbondioksitin, azotun, fosforun ve sıcaklığın artması ise siyanobakterilerin işine yarıyor. Yukarıdaki fotoğrafta yer aldığı gibi geniş alanları kaplıyorlar su üzerinde; aslında ilk başta sudaki canlılar için suyun oksijen bakımından zenginleşmesini sağladıkları düşünüldüğünde gayet olumlu gözüken bu durum bu canlıların toplu şekilde ölümüne neden olan yegane hâldir. Oysa gerçekte siyanobakteriler suyu bulanıklaştırarak suyun derin kesimine güneş ışınlarının gitmesine engel olmaktadır. Her canlı gibi siyanobakteriler de öldüğünde ve sayısı çok olduğunda ölenlerin de sayısı çok olduğunda bu bakteriler okyanusun dibine çökerken diğer canlıların güneş ışığıyla ve oksijenle tamamen bağlantısını kesip okyanuslarda ölü bölgelerin var olmasına sebep olmaktadır. şu anda dünya üzerindeki üç okyanusda ölü bölgeler hızla yayılmakta olup 2006da 200 olarak hesaplanan ölü bölge sayısının her yıl iki katına çıkarak arttığı düşünülmektedir.

-Ölü bölgeler sebebiyle deniz sayesinde/okyanus aracılığı ile karnımızı doyurma ihtimali de giderek azalıyor böylece. 
-İklim değişikliği dedik, ısının hapsolması dedik, buharlaşmanın artması dedik, akarsularda buharlaştığına göre ve Türkiye bakımından buharlaşma hızına bir de yanlış projelendirilmiş HESler eklendiğinde içme suyu ya da tarım suyu niteliğini kaybeden veya tamamen kuruyan nehir yatakları ile karşılaşıyoruz. Denizlerden karnımızı doyuramayacağız hem ölü bölgeler hem de aşırı avlanma nedenleri ile gayet ortada iken, tarımı korumak gerekirken tarım suyunu da böyle kaybediyoruz. Sonra karnımızı nasıl doyuracağız ben de bilmiyorum. 
-içme sularımız da yok oluyor dedik, barajları dolduracak yağmur/kar yağmıyor dedik, her geçen gün sera gazları sebebiyle daha fazla ısınıyoruz daha fazla nem oluşuyor ve mevsimlerin niteliği değişiyor dedik; 2014 ve diğer yıllarda hangi mevsimleri yaşayıp hengilerini yaşamayacağımızı ve hangilerini nasıl yaşayacağımızı da siz düşünün. 

          ve hatta mümkünse düşünmekle kalmayıp tasarruf yapmaya başlayarak en basitinden harekete geçin geleceğiniz ve  çocuklarınız için...

            ileride yeniden görüşmek üzere...

5 Ocak 2014 Pazar

GÖNÜL'LÜLER

Greenpeace Gönüllüleri kimdir diye bir soru dolanır akıllarda. Sokaklarda bağış isteyenler gönüllüler oluyor herhalde diye sorular cevaplanır doğruluğu tartılmadan. 

Oysa ki gönüllüler;
"herkes" adına hareket etmek zorunda olandır. Kısacık hayatını kamu adına hareket etme adına iyice kısaltan kişilerdir, 
Hangi olay/davranış/eylem doğaya ve insana nasıl zarar verebilir bakış açısıyla her şeyi takip etmeye çalışandır,
Doğanın zincirleme etkisini farkında olup bu etkinin sonuçlarını düşünen ve sonuçların gerçekleşmemesi için çabalayandır,
Hissedendir, her canlıya saygı duyan ve temel insan haklarına hem sahip çıkan hem de haklarını talep edendir,
Bilgiye sarılandır, doğanın gizemleri arasında kaybolurken kendisine bir hayat yaratmak için uğraşandır,
Daha çok insan sağlıklı bir şekilde nefes alsın diye kendi lüksünden vazgeçendir,
Sadece insan olmak için çabalayandır,
Gönüllü, herkes ve her şey için bir kamu görevi üstlenen sivil toplum kuruluşlarının üyesi herkestir. 
Gönüllü, insanca yaşamak için olunması gerekendir. 



4 Ocak 2014 Cumartesi

Barış neden yeşil olmalı?

“Dünyanın ormanlarına yaptıklarımız, kendimize ve birbirimize yaptıklarımızın yansımasıdır.”
                                                                                                                             Mahatma Gandhi
    Uzun yıllar çatışma altındaki bölgelere insanî yardım götüren STK’lar ile çalıştım. Bu STK’lar arasında Sınır Tanımayan Doktorlar da vardı. Kısıtlı hatta korkunç koşullarda hayat kurtarmaya, çocuklara, erkek ve kadınlara tıbbî yardım götürmeye çalışıyorduk. Bazen zamana ve mekâna karşı yarışıyor, savaş ve çatışmaların yıkıcı sonuçlarını birebir görmemize rağmen aklımızı yitirmemeye uğraşıyorduk. Bu yıllar içerisinde, sivil harekete katılım anlayışımı değiştirecek bir şeyin farkına vardım: Barış sadece savaşın olmadığı durum anlamına gelmiyordu. Şu anda Greenpeace ile çalışıyorum; mücadele aynı ama daha küresel bir ölçekte. Geri dönüşü olmayan noktaya gelmeden önce iklim değişikliğini durdurmamız gerekiyor. Dünyanın her yerinde insanların gıda kaynaklarına ulaşabilmeleri için zararlı tarım uygulamalarına ve aşırı tüketime karşı mücadele etmemiz zorunlu. Zehirli maddelerin nehirlere dökülmesini durdurmalıyız ki, insanlar temiz suya erişebilsinler.
    İnsan haklarının ihlal edildiği, çatışmaların yaşandığı bölgelerde, örneğin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da çevre mücadelesi verilmesini eleştiren insanlar oluyor. Kendi hükümetleri tarafından katledilen insanlar, göçe zorlanan mülteciler var oldukça iklim değişikliğinden bahsetmek kimilerine mantıksız gelebilir. Yaşanan çatışmalar yüzünden ülkeler büyük bir hızla silahlanırken, bir nehrin kirlenmesini engellemek ne işe yarayabilir diye düşünebilir insan. Oysa UNDP’nin 1994’teki insani kalkınma raporuna göre: “İnsan güvenliği, ölümü önlenmiş bir çocuk, yayılmasına engel olunmuş bir salgın hastalık, kaybedilmemiş iş imkânları, şiddetle sonuçlanmamış bir etnik gerilim, susturulmamış bir muhalif anlamına gelir. İnsan güvenliği sadece silahsızlanmayı kapsamaz, insan hayatı ve haysiyeti ile doğrudan ilgilidir.” Doğa güvenliği de, insan güvenliği kavramının içerisinde önemli bir faktör. Güvenliğin sürdürülebilir olması için uzun vadede sosyal ve çevresel bileşenlerin birlikte gelişiyor olması gerekiyor.
    Bugüne kadar yaşanan bütün çatışmaların temel nedenleri arasında dünyanın kaynakları konusunda yaşanan gerginlikler yer aldı. Yaşadığımız bölgede gerginlik özellikle enerji, su ve toprak üzerinden ortaya çıkıyor. Son zamanlarda söz konusu kaynakların, insanların artık ulaşamadığı temel ihtiyaçlara ait olduğunu görüyoruz: Gıda ve su. 2011 yılında gerçekleşen Mısır Devrimi’nin bir nedeni de, artan gıda fiyatlarıydı. Gıda sorunu şu anda da tüm ülkeyi uçurumun eşiğinde tutuyor. Suriye’de de 2011 yılının Mart ayında halkın protestolarıyla başlayan olaylar, bir iç savaşa dönüştü. Mısır örneğinde olduğu gibi, doğrudan nedeni bu olmasa da, yeni araştırmalar Suriye’deki huzursuzluğun altında çevresel ve iklimsel değişikliklerden kaynaklanan kuraklık, tarımsal alanların zarar görmesi, su kıtlığı ve su kaynaklarının kötü yönetimi olduğuna dikkat çekiyor.
     Biz, Greenpeace olarak çevrenin, barışı oluşturan ve insan güvenliğinin sürekliliğini sağlayan ana ögelerden biri olduğuna inanıyoruz. Refah içinde yaşayabilmek için insanlar sağlıklı bir fiziksel çevreye ihtiyaç duyarlar. “Dünyaya ne kadar zarar verirsek verelim doğa zaman içinde kendini iyileştirir.” fikrinin doğru olmadığı artık kanıtlandı. Dahası çevreye verilen zarar çoğu zaman insan hakları ve kişisel özgürlük ihlalleriyle beraber görülüyor. Örneğin Türkiye’de Gezi Parkı’nda olaylar küçük bir parkın korunması ekseninde başladı. Yıllar boyu yapılan doğa katliamları insanların sivil haklarına yapılan saldırılarla aynı anda gözlemlendi. Türkiye’nin diğer bölgelerinde de yerel halk, çevreyi kirletecek, kendi sağlıklarını tehdit edecek enerji planlarını durdurmak için kahramanca mücadele veriyor. Doğa ve insan güvenliği birbirine sıkı sıkıya bağlı, insanların, yaşadıkları çevreyi koruma hakları var. Şirketler ve hükümetler bu hakkı onların elinden alamaz.
     Yaşadığımız bölge, barışın sadece yeşille birlikte gerçek bir barış olacağının canlı kanıtı. Etkisi korkutucu boyutlara ulaşmış iklim değişikliği önlenmediği, insanlara hak ettikleri haysiyetli yaşam sunulmadığı sürece sosyal çatışmaların nedenlerinden yıllarca bahseder, ama gerçekçi bir çözümden söz etmemiş oluruz. Hayırseverlik artık yeterli değil. Kahire’den, Şam’dan ya da Tunus’tan binlerce kilometre uzakta olabiliriz. Ama artık insanlar birbirine bağımlı, problemler de küresel. Ülkelerin karşı karşıya olduğu çevresel tehditler, hem yerel ekosistemlerin hem de küresel ekosistemin bozulmasının sonuçlarının bir bütünü. İnsan güvenliğine yaklaşımda önemli olan, tehdidin sınırlar ötesi olduğunu anlamak. Toprağın yanlış kullanımı, orman kaybı ve sera gazı salımı sadece sorunun yaşandığı yerin değil, tüm dünyanın iklimini etkiliyor. Tükettiğimiz benzin, yediğimiz gıda, kullandığımız giysiler hakkında bugün sorumluluk almazsak çok kısa bir süre sonra her şey için çok geç kalmış olabiliriz.
    Dün, 21 Eylül, dünyanın her yerinde Evrensel Barış Günü olarak kutlandı. Ve artık, savaşın sadece bize doğrultulmuş bir silah anlamına gelmediğini anlamamızın zamanı geldi. Barış bizi çevreleyen her şeyle, doğayla, komşularımızla, birbirimizle huzur içinde yaşamak demektir. Politikacılar ve karar vericiler de, çevre ve insan güvenliği, barış ve enerjinin birbirinden tamamen farklı kavramlar olmadığını anlamak zorundalar. Eğer bir an önce gerçek soruna bir çözüm bulmaya çalışmaz, insanların gerçekten hangi nedenlerle komşularıyla savaşmaya başladıklarını anlamaya çalışmazlarsa, rahat koltuklarında oturup çatışmaları televizyonlardan izleyen herkes de yaşananlardan etkilenecek. Savaş bölgelerinde yaşayan ama hâlâ her şeyin bir gün düzeleceğine dair umut taşıyan çok sayıda insan gördüm. Haydi, onları haksız çıkarmayalım ve hemen şimdi harekete geçelim.

İklim değişimi gerginlikleri nasıl etkiliyor?

    Mısır 2011’de Mısırlı bir aile gelirinin yüzde 40’ını harcıyordu, genel gıda enflasyonu yüzde 20 civarındaydı ve 40 milyon Mısırlı gıda yardımlarına bel bağlamıştı.

   2010’un son 6 ayında Mısır, Rusya’dan 1-6 milyon ton buğday satın aldı. 2009’un aynı döneminde bu rakam 2,8 milyon tondu. Bu düşüşün nedeni, iklim değişikliği nedeniyle Rusya’da yaşanan büyük kuraklıktı.

 Suriye

    Suriye’de su kaynakları 2002-2008 yılları arasında yarı yarıya azaldı. Bölgede daha sık kuraklık görülmesinin temel nedeninin insan eliyle oluşan iklim değişikliği olduğu ortaya çıktı. İklim değişikliğinin etkileri, ülkenin kaynaklarının yanlış yönetilmesiyle daha da kötü hale geldi.
    2006 ve 2011 yılları arasında Suriye topraklarının % 60’ı ülke tarihinin en ciddi kuraklığını ve ürün kıtlığını yaşadı. Ülke genelinde çiftçilerin % 75’i mahsul kıtlığı yaşadı. Ülkenin kuzeydoğusundaki çobanlar hayvanlarının % 85’ini kaybetti.
     Birleşmiş Milletler’in 2010’da yayımladığı bir rapor, aşırı yoksulluk içinde yaşayan ve yeterli gıdaya ulaşamayan insan sayısının 2-3 milyon civarında olduğunu ortaya koydu. Uzun süren kuraklıklar yüz binlerce çiftçinin kente göç etmesine neden oldu. Bu da kentlerde yaşanan gerginliği daha da artırdı. Hem ülke içinde yaşanan bu göçler hem de kırsalda yaşanan hoşnutsuzlukların, Suriye’de yaşanan gerginliklerde rolü olduğu düşünülüyor.

Yazının yazarı Laetitia - 22 Eylül, 2013 at 15:59