13 Haziran 2014 Cuma

Her şey bir şansı hak eder peki ya “YENİLENEBİLİR ENERJİ” ?


  Nükleer santrallerle ilgili, Çernobil kazasına kadar sorunsuz ve güvenli oldukları gibi sorgulanmaz bir bakış hakimken, facia sonunda bu teknoloji ile ilgili her şeyin bir yanılsama olduğu anlaşıldı. 1970’lerde altın çağını yaşayan ve sayaçsız enerji vaatleriyle insanlığı ve uygarlığı kurtaracağı söylenen nükleer santrallerden bugün insanlık kurtulma mücadelesi veriyor.
  Ayrıca nükleer enerjinin; sonlu, finansman, yatırım, işletim, söküm maliyetleri açısından en pahalı yakıt ve teknoloji olarak dışa bağımlı oluşu, hala çözümlenemeyen radyoaktif sorunu, ekolojik dengeyi alt üst etmesi nedeniyle ve kaza, risk açısından da en tehlikeli enerji üretim teknolojisi olduğu yaşanmış ve bilimsel olarak da kabul edilmiştir. Dünya bu enerjiden kurtulmak istiyorken biz neden nükleer enerji konusunda bu kadar ısrarcıyız?
  Greenpeace gönüllüsü olduğumdan beri çok şey kazandım bunların içinde en önemlisi yeni dostlar… Burada “ben” kavramı bitiyor ve “biz” kavramı başlıyor. Burada herkesin ortak bir amacı var, bu amaç bizi bir noktada birleştiriyor, ortaya yaratıcı ve ilginç fikirler atılıyor ve sonuç olarak müthiş etkinlikler ortaya çıkıyor.
  Bu etkinliklerden birisini de geçtiğimiz günlerde Ankara’da yaptık. Greenpeace Ankara Yerel Grubu ile birlikte “Greenpeace Nükleer Tiyatrosu” adı altında dört günlük bir etkinlik yaptık. Bu etkinlik boyunca birçok insan bize ailelerinden biriymişçesine içten ve samimi davrandılar. Bizden yaşça büyük insanlardan sizinle gurur duyuyoruz sözlerini duymak bizi çok mutlu etti. Bunun yanında küçük yaştaki çocuklarda bu etkinliğe ilgi gösterdiler. O gün Ankara’da birçok çocuk ellerinde sarı “Nükleere Hayır!” balonlarıyla gezip bir çocuk saflığıyla nükleere karşı çıktılar. Bu diğer insanlarda da bir farkındalık yarattı ve merak edip bizden bilgi almaya geldiler. Bu etkinlik sonunda gördük ki insanlar nükleer istemiyor, yenilenebilir enerji istiyorlar. Peki ya sen?

  Yenilenebilir enerji kaynakları adlarını sürekli olarak kendilerini yenilemelerinden alırlar ve tükenmezler. Bu sebeple sürdürülebilirlerdir. Yenilenebilir enerji, sağladığı faydalar ve çevreye zarar vermemesi sebebiyle önemlidir. Kaynağın bitmesi söz konusu olmadığı için, sadece bizlerin değil, gelecek nesillerin de kullanacağı bir enerjidir. Türkiye’de yenilenebilir enerjiler enerji üretiminde kömürden sonra 2. Sırada. Bununla birlikte Türkiye’de karbon emisyon miktarı her geçen gün artıyor. Türkiye’nin yerli kaynaklarından enerji üretebilme potansiyeli 432 milyar kilovat saat. Ancak bunun 350 milyar kilovat saat’i kullanılmıyor. Enerji kaynaklarımıza baktığımızda en büyük doğal enerji potansiyelini yenilenebilir enerji kapsıyor. Yenilenebilir enerji için bunca sebebimiz varken neden kirli enerjiyi tercih ediyoruz?  Bugün bize çok büyük bir sorumluluk düşüyor yenilenebilir enerjiyle temiz bir çevre mi yoksa nükleerin kirli dünyası mı ? Her şey bir şansı hak eder. Yenilenebilir enerji de öyle …

Greenpeace Mediterranean Ankara -Ecem KAVRAK

7 Nisan 2014 Pazartesi

Neden Nükleer enerjiye Karşıyız? Neden Alternatif enerjilerden yanayız?

 Temelden Ele Alışlarla



1.1-            Semboller:
F(orce)=Kuvvet anlamındadır. Birimim Metrik sistemde Newton dur.
E(nergy)=Enerji. Birimi N x m (Jule) jul dür.
W(ork)= İŞ anlamına gelir. Enerji gibi jul ile ölçülür.
L(engt)= Uzunluk anlamındadır. Birimi metredir.
T veya t(ime) = Zaman demektir. Birimi Saniyedir.
P(ower) = Güç demektir, watt ile ölçülür.
g(ravity) =yer çekimi ivmesi (9.81 m/s2)
h(our)=Saat= 3600 s
I (akım) =Birimi Amper dir
U (gerilim. Sıklıkla potansiyel olarak da anılır) Brimi Volt
∆ Önüne glediği sembolde bir fark alındığını gösterir. ∆UAB = UB-UA ; B ve A arası gerilim farkı.
1.1.1-   Birimlerin üst ve alt kat sembolleri
T(era)= Milyon kere milyon (1012) birim
G(iga)= Bir milyar kere (109) birim
M(ega)=Bir milyon kere (106) birim
K(ilo) = Bin kere (103) birim
BİRİM
m(ili)= Binde bir (10-3) birim
µ(mikro)=Milyonda bir (10-6) birim
n(ano)= Milyarda bir (10-9) birim

p(ico)= Milyon kere milyonda (10-12) birim


GİRİŞ: Enerji- Enerji-Enerji
Bu bölümde İş, Enerji ve güç arasındaki bağıntıları ve gerekli tanımlamaları biraz da benim gözlüklerimin arkasından bakarak anlatmak istedim. Çünkü çok iyi hatırladığım senelerce önceki bir TV röportajında, Amerika’da öğrenim görmüş “Barajlar Krallığı” unvanı verilen bir büyüğümüz Giga Watt? nedir sorusunu cevaplandıramamış, polemiklerle geçiştirmişti.
Önceleri doğrudan hiçbir formül, tanım ve grafik vermeden konuyu Nükleer ile alternatif enerjiler arası bir karşılaştırma verecek tarzda bir yazı halinde yazmak istedim. Fakat sonraları gördüm ki konular karmaşık bir hale gelmekte ve eğer temelden aynı dili kullanmazsak birkaç sayfa sonra işin içinden çıkılamaz duruma gelinmektedir. Doğal olarak konuya hakim arkadaşlarım bu bölümü geçebilirler.
1.2-      Enerji
Peki nedir bu enerji? Kitaplardaki karşılığı “Fiziksel bir iş yapabilme yetisi” diye tanımlanır. (Benim gözlüklerim bu tarifi şöyle okumamı sağlıyor: “Sizin yapmayı istemediğiniz veya yapmak isteseniz bile altından kalkılamayacak büyüklükte bir işin başka fiziki bir kavram tarafından yerine getiren yeti”. Binlerce yıldır işleri hayvanlara ve çok çeşitli makinelere yaptırmıyor muyuz?)
Bu tanımdan hemen şu soru doğmaktadır: Fiziksel İş Nedir? Üzgünüm hanımlar, oturduğunuz yerden  fasulye ayıklamanız, veya sevgili öğrenciler masa başında ders çalışmanız (her ne kadar kıymetli olursa olsun) bir hareket içermediğinden fizik bilimi bakımından iş yapılıyor sayılmamaktadır.
Bu durumda fiziki iş kavramına dönersek: Bir karşı koyucu (zıt) yöndeki bir kuvvete karşı koyan bir (F) kuvveti (ki burada kuvvetin birimini Newton olarak alıyoruz) ile bir cismi, L (metre) ilerletirsek fiziksel iş: W = F(N) x L(m) yani W= F x L (N x m) = F x L (Jule) olmaktadır. Hatırlarsınız buna liseden beri “İş eşittir Kuvvet çarpı yol” ve “İş eşittir enerji” denmekteydi. Güç kavramına geçmezden önce özellikle diyet ve spor yapan arkadaşlar için bazı ilginç örnekler vermek istiyorum.
Benim kütlem 127.2 kg (çok çok fazla!) bunun ağırlık yani kuvvet olarak karşılığı  1247.40 Newton dur. Her kat arası 3 metre olan 12 katlı bir apartmanın merdivenlerini yer çekine karşı koyarak tırmandığım zaman L=3x12 (m) =36 (m) yaptığım iş (veya vücuduma potansiyel enerji olarak depoladığım enerji) W= 1247.40 (N) x 36 (m) = 44 906.4 jul  olacaktır. Eski fizik kitaplarınızda Joule Thompson deneyi sonuçlarına bakarsak bu kadar enerjinin 107.35 kCal. Ye eşit olduğunu bulursunuz. Bedenimde bir gram yağ yanarsa 9.7 kCal enerji elde ederim. ( doğal olanı önce karbon hidratları yakmaklayız.Hücrelerde hidro karbonlar yakıldıktan sonra yağlar yakılmaya başlar. Hesapları karıştırmamak adına biyolojik konuları biraz atladım) Yukarıdaki hesaplamalardan ancak 11 gram yağı yakarsam bu merdiven işini başaracağım ortaya çıkıyor. Burada doğrudan yer çekimine karşı iş yapıyorduk. Eğer düz bir yolda yürürsek, ayakkabılarla semin arasındaki sürtünme kuvvetine karşı iş yapmış olursunuz. Kuru havalarda sürtünme katsayısı 1/3 olarak alırsak, sürtünme kuvveti ağırlığımızın da 3 te birine düşmesini getireceğinden. Aynı enerji yakmamız için ortalama 3x36=108 metre yürümemiz gerekir. (Gözlüklerim bana tereyağlı, bal gibi şerbetli 2 dilim baklava yersem, karşılığında 4 km yol yürümem gerektiğini gösteriyor. Ayrıca 1 adet simit 400kCal ise benim bunu yakabilmem için 36 kat tırmanma gerek var. 81 kg bir bayan ise 76 kat tırmanacak demektir)




1.3-      GÜÇ
Bizde kavram kargaşası çok fazladır. En çok arazi ölçüsüne metre kare yerine metre diyenlerde gözlemlenir. Güçle enerji de çok sıklıkla karıştırılır.
Gelelim GÜÇ tanımına “bir saniyede jul cinsinden enerji üretebilen (veya enerji harcayan) bir mekanizmanın gücü 1 Wattır ”
Formüle edersek: P= W/t dır diyebiliriz.
Şimdi yukarıdaki probleme dönersek; ben her katı ortalama 1.5 dakikada kat ederek 12 katı son katlardaki yorulmayla birlikte 20 dakika yani 1200 saniyede tırmanabilmiştim. O halde benim buradaki kas gücüm 44 906.4 (jul)/1200 (s) = 37.42 Watt olmaktadır. Apartmanımızın hızının 1.2 m/s olduğu bilinen asansörü 30 saniyede tepeye varacaktır. Motor gücü ise 7500 wattır. (Acaba neden bu kadar büyük?)
Burada elektrikte gücün birimi watt olarak verildiği halde, tüketilen enerji birimi olarak kWh diye bir birim pratik hayatta faturalarımıza girmiş olduğunu belirtmek isterim. Örneğin 1 kWh enerji ne demektir? Bunu açıklayayım: Bir kere bir birimin başına k(ilo) harfi gelince bunun o değeri 1000 ile çarpmak olduğunu biliyoruz. O halde 1kWh=1000Wh=1x103 Wh demektir. Peki buradaki h(our)  da saat demektir. 1h= 60x60= 3.6x103 sn olduğuna göre, ayrıca boyut olarak W=jul/sn olduğunu hatırlarsak tüm değerleri yerine girildiğinde: 103 x (Jul/sn) x3.6x103= 3.6 x106Jul = 3.6 MJul kısaca okursak 3.6 milyon Jul demektir. Şimdi siz o büyüğümüzün cevaplayamadığı 1 Giga Watt Saat= 1GWh’ın ne demek olduğunu Tera jul (TJul) cinsinden hesaplayabilir misiniz? Bu arada Giga watt 109 Watt= 1.000.000.000 watt demektir. (şimdi gelin de üslü kemiyetlerin kıymetini aramayın)


2-          Enerjiye başka bakış açıları
2-1          En ucuz elektrik tasarruf ettiğiniz enerjidir. Hayır burada her ortamda karşılaştığınız şeylerden biraz daha değişik örneklere değineceğim. Örneğin benim gibi kocaman (200-250 cm3) kupalarla kahve içiyorsanız lütfen önce tasınızı soğuk su ölçeği olarak kullanın ve çay-kahve otomatları gibi su ısıtıcılarına öyle boşaltın. Bu cihazınızın fazla su yüzünden uzun zaman ısıtmada kalmasını önleyecektir. Ayrıca mutfak deneyimlerinizden fark ettiniz mi bilmem, ısınıp soğumuş su tekrar dan ısıtmak istediğiniz zaman çok daha geç kaynar (nedeni ise ebüliyoskopi noktasının yükselmesidir?). En son şunu söyleyebilirim bu tür ısıtıcıların tüketimleri bir aylık dönemde bir elektrikli fırının tüketiminden daha fazladır. Eğer verimsiz kullanırlarsa etkilerini ödenecek faturalarda hemen gösterirler.
Sizler hiç farı ve dinamosu olan bir bisiklete bindiniz mi? Dinamoyu tekerleğe yapıştırınca muazzam bir kuvvet harcamaya başlarsınız. Bu sürtünme kuvvetine karşı harcanan ek enerjidir. Ön farınızı yaktığınızda ise daha da müthiş bir ek sarfiyat devreye girer. Şimdi ek olarak kuvvetli sabit mıknatısların arasında elektrik üreten bobinleri döndürmeye çalıştırıyorsunuz ve siz elektromanyetik kuvvetlere karşı bir fiziki iş yapıyorsunuz demektir. Bundan sonra “3-5 watt nedir ki” demeden önce lütfen 5 wattlık bir dinamonun bacaklarınıza uyguladığı direnimi hatırlayınız. Bakın daha henüz ülke çapındaki bir tasarrufun önemini açıklamaya gelemedim.
Hepimiz biliyoruz cihazların enerji tüketimini belirten sınıflandırma var. Eskiyen çamaşır- bulaşık makinelerini ve buz dolabımı birer sene ara ile A++ ve A+++ sınıfındakilerle değiştirdim. Elektriğin kWh fiyatı zamlanmasına rağmen halen ayda ortalama eski faturalarıma göre 40 ila 65 lira az ödüyorum. Bazı ciddi firmaların kataloglarında yıllık sarfiyat karşılaştırma tabloları var. Evet üst sınıftaki cihazlar daha pahalı gibi gözükmelerine rağmen çok çabuk aradaki farkı kapatabiliyorsunuz. Cihaz seçim kriterlerinize lütfen bu kriteri de eklemeyi unutmayınız.
Devletimiz de enerjiyi tasarruflu kullanmada kilit rol oynar.
Santral çıkışlarında Orta gerilim, trafo tesislerinde yine Orta Gerilim “Güç Faktörü Düzeltme” (Power Factor Correction)  tesisleri kurması Faz dengelemeleri de kullanması gereklidir. Devletin Güç Düzeltme Faktörünü Türkiye genelinde en az 0.96-0.97 seviyelerine çıkartması gerekmektedir. Endüktif yük kullanan tesislere kompanzasyon panolarını zorunlu olarak kurdurtması kurmayanalara aylık taksit ödemeleri toplar gibi cezalı fatura seçeneğinden vazgeçmesi lazımdır.
Bu arada şunu da belirteyim: Endüktif yük santralden çıkıp tesislere kadarki yolda sadece kabloları veya havai hatları ısıtan bir kayıp güçtür. Bu faktörün düzeltilmesi bile Keban gibi bir iki santralın devre dışına çıkmasına neden olacaktır. Çok basit bir mevzuat uygulaması ile Nükleere gerek olmayacağı açıkca gözükmektedir.
2.2-     George Bush’un bir sözü çok doğru idi. “Gelecekte su ile enerjiye yatırım yapacak ülkeler kendilerini kurtaracaklar” gibi bir laf söylemişti. Eğer enerji açığınız varsa ki enerji kendilerine duyulan ihtiyacı yine kendileri yaratır. Bunun en ilginç ve bilinen örneği elektrik enerjisidir. (Bir yere trafo kurmaya kalkarsınız. Mevcut yüklere göre enerji nakil ve dağıtım projeleri yaparsınız ve buraya 400kVA bir trafo gerekli dersiniz. Ve planlamanızı 2 yıl projelendirme, 2 yıl inşa safhası ve on yıl da kullanım süresine göre toplam 14 yıl için yaparsınız. Daha trafoyu yerleştirmeden evvel bir bakarsınız camiler, fabrikalar, okullar gibi toplu yükler bir anda etrafta bitivermişler ve sonuçta 40 kat yüksek güçte bir trafo kullanmak zorunda kalmışsınız.)
Dolayısıyla devletlerin en ucuz olarak en önce kendi ulusunu tasarruf yönünde eğitip önlemlerini de alırken enerji üretimlerini arttırmak için mutlaka yatırım yapmaları gerekmektedir.
2.3-     Tüm enerji yatırımlarının ortak özelliklerinden birisi ilk tesis giderlerinin yüksek olmasıdır.
2.4-     Her enerji üretme şeklinin faydalı, bunun yanında da sakıncalı tarafları vardır. Örneğin hidroelektrik santralarında suyun yazın kuruması, uzun günler boyunca hiç güneş görülmemesi durumunda güneş panellerinin üretim yapamaması, rüzgar kesilince veya çok soğuk havalarda donan ekipmanlar nedeniyle rüzgar türbinlerinin elektrik üretememesi gibi nedenlerle enerji üretiminde çok değişik enerji kaynaklarının bir arada kullanılması zorunluluğu vardır. Bunlara Hibrit (melez) tesisler denir. Müstakil bir ev için toplam yükün beşte birini güneşten kalanını rüzgardan elde ederseniz, “güneş varken rüzgar yok, rüzgar varken güneş yok mantığı” ile daha uzun bir süre aküleri şarj edebilir ve daha kaliteli bir enerji elde edersiniz.
Acaba hükümetimizin bu kadar protestoya karşılık nükleere kayması sırf enerji üretiminde çeşitliliğin sağlanması ihtiyacına mı yöneliktir? Hiç sanmıyorum. Bizim daha kullanmaya bile başlamadığımız ne kaynaklarımız var.
2.5-     Enerji kullanımı saatlik, günlük, aylık, mevsimsel periyotlarda sipsivri grafikler çizerek değişiklikler gösterir. Burada önemli soru şudur: Büyük güçlü geri dönüşümsüz (irreversible )  barajlar mı kuralım? Yoksa pek çok küçük güçte geri dönüşümlü (Tersinir = Reversible) santralarla mı ihtiyaç var? Bence Zaten Türkiye’nin elinde yeterince büyük güçlü santral var. Sıkıntı şurada: Örneğin bir Çayırhan termik santralının 2x175 MW lık türbinleri bir arıza veya bakım için durdurulmak istensin. Devre dışı kalan bu 350 MW lık gücü enerji üretmeden bekletilen pek çok santralımız var: Örneğin Sır Barajı veya Oyma Pınar Barajı üretime geçerek karşılamaya başlasın. Bu esnada ekstra bir 300MW talep oluşsun.
Çözüm yolları neler olabilir?
A-   Bu gibi zor durumları daha önceden de gördüğümüz için Yedekte duracak olsa dahi her birisi 6 GW büyüklüğünde 5 tane Nükleer Santral yaparım. Toplamda 30 GW yedek gücüm olur. Bu çözüm yoluna kargalar dahi güler. İnsaf siz yurdun dört bir tarafında pek çok HES’i kullanmadan kret kotunda gölü sabit tutuyor, dip savakları açarak nehrin getirdiği suyu aynen salıveriyorsunuz.
B-    Elektriğin çoğunluğunu kullanacak olan sanayi yapıları doğal gaz ve elektrik zamları yüzünden önce Romanya ve Bulgaristan, sonra da Çin’e göç etti. Siz kime nükleer santral gibi devasa güçteki enerji arzını nereye vereceksiniz? Kısacası sizin enerjinizi kim kullanacak?
Haydi tekrar reel düşünelim. 300 değil de 600 MW güç açığı oluşsun. Benim bildiğim elinde 13 adet HES i olan ayrıca doğal gaz çevrim santralı bulunan yüzlerce enerji üretim özel kuruluşları var. Hepsi de yeni abonelikler vermek için Allah Allah diyorlar. Ayrıca bunlar kendi dağıtım şebekelerine değil ulusal şebekeye bağlılar. Hadi dendiği anda dolu savaklarını kapatıp enerjiyi üretip verebilecek durumdalar. Ekstra masrafa gerek yok. (Bu durumda eskiden olduğu gibi enerji için komşi! Bulgaristan’a da gitmeye gerek yok.) Hemen onlardan ürettikleri enerjileri talep edebilirsiniz.
      Geçici olayların onarımı 2-3 ay sürse bile bu santrallerin toplam gücü ve gölet hacimleri size fazlasıyla yeter. İşin bir tatlı tarafı daha var bu tesisler icabında kendi müşterileri için bazen ulusal şebekeden enerji satın alır. Örneğin tarımda su kullanımının artması ile Kepez elektrik bahar aylarından sonra kendisi  için enerji satın alır. Dolayısı ile devletin çok uzun dönemler elektriği satın almasına bile gerek kalmayacaktır.


C-    En Kötüsü çok örneği olduğu gibi Bulgaristan’dan enerji satın alınabilir.
D-   Alternatif enerji üretimini teşvik edersiniz.  Bunun için de en önce YEK yasasını bir elden geçirirsiniz. Bunu destekleyecek tüm mevzuatı da bir zahmet yayınlarsınız. Sizler hep enerji dendiğinde solar ve rüzgar enerjisi aklınıza geliyor ama ben Alternatif enerjileri devam eden yazımda ele alacağımdan burada o bölüme girmeyeceğim.
F-  Pompajlı Rezervuarlı Hidroelektrik Santraller kurarsınız

Hidroelektrik santrallerin bir çeşidi de pompajlı depolamalı santraller olup, amaçları enerji talebinin düşük olduğu saatlerde şebekeden aldıkları enerji ile suyu pompalayarak bir Üst Rezervuarda depolamak ve enerji ihtiyacının fazla olduğu saatlerde biriktirilmiş suyu Üst Rezervuardan Alt Rezervuara akıtırken türbinlerle hidroelektrik enerji elde etmektir. Gerçekte pompajlı depolamalı santraller ülkenin toplam enerji üretimini artırmazlar, sadece kullanılmayan, ziyan olan enerjiyi enerjinin en kıymetli, en pahalı olduğu zamana taşıyarak arz-talep dengesini sağlamaya hizmet ederler. Yani bu santraller “bir bardak süt için bir inek almaya gerek olmadığının” güzel bir örneğidir. Burada elektriği bilmeyenler için söylemeliyim ki elektrik makineleri genelde geri dönüşümlüdür. Yani türbinden makineye su düşüşü ile mekanik enerji aktarırsınız makine size elektrik üreten bir jeneratör olarak hizmet eder. Enerji talebinin azalmasıyla bu sefer elektrik makinize elektrik enerjisi verirsiniz, makine dönerek mekanik enerji üreten bir pompa görevi görür öndeki rezervuardan suyu alır arkadaki rezervuara çıkartır. Yani ek bir donanıma gerek yoktur.
Bu tip santraller gelişmiş sanayi ülkelerinde 50-55 senedir yapılmaktadırlar. Ülkemizde de yakın bir gelecekte gündeme gelmeleri beklenmektedir. Avusturyalı bir firma bunu bize 1984 yılında önermişti. Hala yapılacak.


Gelecek bölümde Çeşitli enerji Üretim Şekillerini göreceğiz.


Mustafa Ali Çağdaş - Greenpeace Mediterranean /Ankara
  


2 Mart 2014 Pazar

6-7-8-9 Şubat "Nükleersiz Gelecek" Etkinliğimiz







Belki biraz çılgınlıktı biraz da cahillik. Sadece iki kişi çıktık bu yola. Asılacak olan bir afiş idi iki kişi de imza toplayacaktı; Ankara'da bu etkinliği yapacağımıza göre kaç kişi ilgilenir diye de düşünmedik değil. İşte cahillik bu noktada devreye girdi ilk cahillik konumuz; bilememişiz 10 kişi olduğumuzda bile yetişemediğimiz bir ilgi olacağını. Yanımıza gelip fikrini beyan eden herkes bize umut verdi yalnız olmadığımıza dair; hani bizim kırık kalplerimizde "Kim ilgilenir ki?" sorusu hüküm sürüyordu bize fikrini beyan eden her kişi ile ortadan kalktı. 

Ayrıca burada belirtmek gerekir ki bu Ankara Yerel Grubu olarak bizlerin ilk cahilliği idi. Üstelik bu şeker cahilliğimiz ilk etkinliğimiz ile ortaya çıkmıştı. Yani tahmin bile edemezsiniz kalplerimizin nasıl havalandığını, yanılmışız işte bundan güzeli var mı diye daha da şevklendiğimiz her anı size anlatabilmek isterdim; ama ne zaman buna izin ne de bu yazı.



Her gün 13.00 ile 15.00 arasında kalplerimizi havalandıran ve yalnız olmadığımızı bize gösteren yaklaşık 2000 imza topladık, yaklaşık 5000 kişi ile sohbet ettik.Biz neden istemediğimizi anlattık, gelen cevaplarla Uluslararası Hukuka ve Ulusal Hukuka aykırı olan noktalardan bahsettik, ekonomiyi tartıştık, doğayı konuştuk, yenilenebilir ve sürdürülebilir enerji hakkında projelendirmelerdeki sıkıntılardan bile bahsettik. Böylece anladık ki 1931 doğumlu olan amcamızdan 2007 doğumlu arkadaşlarımıza kadar biz olan biteni anlatabiliyoruz ve destek görebiliyoruz. Hukuka bu kadar önem verildiğini o güne kadar anlamamıştık ve anladık ki " Hakim, peygamber postunda oturur." diyen bu millet hukuka sahip çıkıyor. 



Bizi gören emekli bakan danışmanları, emekli bürokratlar ve emekli sendikacılar gözleri dolarak bakarken bazıları "Geleceğinizden vazgeçmeyin çocuklar, biz sizin yanınızdayız." dedi. Bazıları " Neden daha sık sokağa çıkmıyorsunuz, gençler sustukça yaşlılar yaşamı önemsemez. Sizi daha fazla görmek istiyoruz, bu hayat sizin." derken aslında bizim geleceğimizi tehlikeye atanlar arasında kendilerinin de olduğunu anlayabiliyorduk.



Balon dağıtılan süreçte yüzü boyalı arkadaşlardan kimi çocukların korktuğunu, kimi çocukların ise merakla yaklaştığını gördük. Onların dikkatini çeken balon olmuşken, bizi mutlu eden ise yüzleri boyalı arkadaşlara "Neden boyattın?" veya "Neden balona benziyorsun?" gibi sorular oldu. Bazı çocuklara aileleri anlattı, bazı ailelere biz anlattık; ama sonuç olarak hepimiz bir olduk. Küçük bir arkadaşımızın, yüzü boyalı arkadaşlardan birinin elini tutarken, diğer elinde balon tuttuğu an hepimizin yüzünde hâlâ bir gülümsemedir. 

   












   Yanımıza gelen öğretmenler ve kolluk kuvveti mensupları, emekli subaylar ve öğrenciler, memurlar ile kamu görevlileri, Çankaya Belediyesi görevlileri hepsi Hukuk çerçevesinde ve Hukuka uygunluk istenerek denilen "Nükleere Hayır" ifadesine saygı gösterdi. 
Peki bu süreçte hiç mi ters bir olay ile karşılaşmadık, elbette ki karşılaştık. Etrafta kolluk kuvvetlerinin olması da bize güç kazandıran bir husustu. Gelelim bu ters olaya; üç kişi gönüllü arkadaşlarımızın üzerine yürüdü. Arkadaşlarımız Hukuktan bahsederken hukuk kimin umurunda ben cebime girecek paraya bakarım siz bunu

engellemeye çalışıyorsunuz, vatan hainisiniz gibi ifadeler arkadaşlarımıza sarf edildi; arkadaşlarımız saygısızlığa mahal vermeden hukuk üzerinden konuşmaya devam edince şahıslar uzaklaştı. Yaşanan bu gerginliğin üzerine bizi ziyarete gelen kolluk kuvveti mensuplarının "Bir daha size öyle hitap edecek biri olursa biz insanlık için buradayız diyin ve konuşmasını kesin." şeklinde destek olması bize güç kattı. 

Gelelim ikinci cahillik konumuza; bu etkinliği dört gün planlamak. Soğuk, yağmur, susuzluk, açlık, ayakta durma, hazırlık aşamaları, balonlar, variller... derken kendimizi nasıl harap ettiğimizi görememişiz. Pazar günü yağmurun da yağması ile afişleri varillerle birlikte çadır haline getiren GP ekibinin " yağmur çamur demeden, nükleersiz yaşa sen" diye bağırışları Sakarya caddesinde duyuldu. Yağmur altında da imza toplamak için çalışan arkadaşlarımız, sokakta kimse kalmayana kadar vazgeçmedi. Yağmur yüzlerindeki boyaları yıkarken, onlar eşyalarını toplayarak uzaklaştılar. 

 Akkuyu ÇED Raporu'nun oylanacağı gün yapılan bilgilendirme çalışması ve GDO için yapılan nohutlu pilav  eylemi dışında Ankara Yerel Grubu'nun kendi fideleri ile Eymir'de ağaç dikme, Eymir'de bisiklet turu düzenleme etkinliklerine üçüncü olarak eklenmiş olmasına rağmen Ankara Yerel Grubu Gönüllülerinin ilk göz ağrısıdır diyebiliriz. 

Bizlere yalnız olmadığımızı gösterdiğiniz için teşekkür ederiz, sizlere birlikte sokaklarda yürüyebildiğimizi gösterebilme fırsatını bize mümkün kıldığınız için de teşekkür ederiz. 

Eski Yeni Bar'a varillerimizi saklayarak bizi taşımaktan kurtardıkları, aç karınlarımızı doyururken bize kolaylık sağladıkları, bizi ısıtları, hazırlanmamıza ve temizlenmemize izin verdikleri için tekrar tekrar teşekkür ederiz. 

Varilleri Kızılay'a kadar taşıyabilmemiz için gereken aracı temin etmemizi sağlayan Halkevlerine de teşekkür ederiz. 

Yanımıza gelen, bizimle sohbet eden, bize güç veren, bize karşı kendi görüşlerini savunan, santral yapılmalı veya yapılmamalı diyen her ne olursa olsun görüşümüze saygı duyan herkese tekrar teşekkür ederiz.


Greenpeace Ankara Yerel Grubu       
       Adına                          
Ankara Yerel Grubu (Gönüllü) Kampanyacısı
    Selcen BAYÜN                





9 Ocak 2014 Perşembe

iklim değişikliği-1 (o meşhur evren)

         Bazı günler keşke iklim değişikliği demek insanın parfümünü değiştirmesi gibi basit bir şey olsa diye geçiriyorum içimden. İnsanların evren ne dilersen ona cevap verir mantığı gereğince oluyor diye düşündüğüm bir şekilde o meşhur evren hemen bana cevap veriyor. bu düşünceyi müteakip dakikalarda birileri "Havaya deodorant sıksak ısınmaz mıyız?", "Bizim ısınmamız gerekiyordu soğumamız değil nerede bu küresel ısınma?", "Deli misiniz kar yağarsa bir de buz ile mi uğraşacağız.", "Yağmursuzluk ve karsızlık kadar güzeli var mı?" gibi cümlelerle o meşhur evrenin sesi olarak karşıma dikiliyor.

          O meşhur evrenin beni hiç cevapsız bırakmama özelliğine saygı duyup ben de artık ona cevap vereyim dedim. 
           Sevgili Evren; bilmelisin ki ben iklim değişikliğinin karmaşıklığını farkında olan bir insanım; o yüzden bu yanıltıcı cevapların benim bilgilerimi ortadan kaldıramaz. Senin de bildiğin gibi iklim değişikliğine etkisi olmayan herhangi bir canlı veya cansız varlık bugün bulunmamaktadır. Mesela Algler; biyoloji derslerinde anlatılmadan geçilmez kendisi tek hücreli bir canlı olup tuzlu suda yaşar ve fotosentez yapar. Fotosentez yaptığına göre alglar nasıl etkilesin  küresel ısınmayı diye bir düşünce ortaya çıkabilir; işte bu düşünce de karşımıza şu fotoğrafı çıkartıyor.

           Siyanobakteriler tarafından sarılmış bir okyanus düşünün. Nasıl mümkün olsun canım doğada her şeyin bir dengesi vardır, bu kadar çoğalamazlar ki gibi çıkarımlar burada sonuçsuz kalacaktır. neden sonuçsuz kalacağını maddesel olarak anlatmayı deneyelim.
-Kloroflorokarbonlar sonucu incelen ozon tabakası güneş ışınlarını yeterince süzemediğinden dolayı zararlı ışınlar yeryüzüne yansıyarak doğanın dengesine zarar veriyor. Kimi canlıların ölümüne neden olabilecek bir zarar (ki insanlarda cilt kanserinin görülmesinin artış nedeninin bu olduğunu hatırlatalım.). 
-Sera gazını da tanımlayalım hali ile; ısı tutma özelliğine sahip olan tüm bileşikler bu isim altında anılmaktadır. sera gazı olarak nitelendirilen dört bileşik ise insan eliyle üretilen su buharı, karbondioksit, ozon ve metandır. Güneş ışınlarının atmosferi geçerken ısıttığı bu gazlar (insan eliyle üretilmişlerin doğal oranlara eklenmesi ile birlikte) arasında dengenin bozulmuş olması halinde yeryüzünde meydana gelen mevsimlerin nitelikleri değişmektedir. (2013-2014 Ankara için kış ayları olarak bu durumu irdelediğimizde Ankara'da yeterli akarsu olmamasına rağmen yüksek nem görülmekte ve yağış görülmemektedir. Sonbaharda Ankara barajları % 50 civarında doluluk oranına sahipken kış mevsiminde bu oran %35 civarında seyretmektedir.)
-Sera gazlarının yeryüzünde hapsettiği ısı ile birlikte bir de yansıyan ısı durumu karşımıza çıkıyor; ancak bunu Sayın Evren'e daha sonra açıklayacağım.
-Hapsolan bu ısı buzulları eritmeye başlıyor. Hapsolan ısı buzulları eritmekle kalıyor mu, tabii ki hayır.
-Dünya üzerindeki bütün suların ısısını da arttıyor bu hapsolan ısı.
-Suların ısısının artmasıyla birlikte buharlaşma şiddetleniyor ve sera gazı miktarı artıyor. 
-Okyanuslar ısındıkça meydana gelen kasırgaların şiddeti suların ısınma derecesi ile bağlı olarak artıyor. dolayısıyla kasırgaların şiddeti arttıkça, kasırga sonucu insan-hayvan-bitki ölümlerinde sayı her geçen gün artıyor ve kasırga sonucu ortaya çıkan zararlar da katlanıyor.
-Karbondioksitin, azotun, fosforun ve sıcaklığın artması ise siyanobakterilerin işine yarıyor. Yukarıdaki fotoğrafta yer aldığı gibi geniş alanları kaplıyorlar su üzerinde; aslında ilk başta sudaki canlılar için suyun oksijen bakımından zenginleşmesini sağladıkları düşünüldüğünde gayet olumlu gözüken bu durum bu canlıların toplu şekilde ölümüne neden olan yegane hâldir. Oysa gerçekte siyanobakteriler suyu bulanıklaştırarak suyun derin kesimine güneş ışınlarının gitmesine engel olmaktadır. Her canlı gibi siyanobakteriler de öldüğünde ve sayısı çok olduğunda ölenlerin de sayısı çok olduğunda bu bakteriler okyanusun dibine çökerken diğer canlıların güneş ışığıyla ve oksijenle tamamen bağlantısını kesip okyanuslarda ölü bölgelerin var olmasına sebep olmaktadır. şu anda dünya üzerindeki üç okyanusda ölü bölgeler hızla yayılmakta olup 2006da 200 olarak hesaplanan ölü bölge sayısının her yıl iki katına çıkarak arttığı düşünülmektedir.

-Ölü bölgeler sebebiyle deniz sayesinde/okyanus aracılığı ile karnımızı doyurma ihtimali de giderek azalıyor böylece. 
-İklim değişikliği dedik, ısının hapsolması dedik, buharlaşmanın artması dedik, akarsularda buharlaştığına göre ve Türkiye bakımından buharlaşma hızına bir de yanlış projelendirilmiş HESler eklendiğinde içme suyu ya da tarım suyu niteliğini kaybeden veya tamamen kuruyan nehir yatakları ile karşılaşıyoruz. Denizlerden karnımızı doyuramayacağız hem ölü bölgeler hem de aşırı avlanma nedenleri ile gayet ortada iken, tarımı korumak gerekirken tarım suyunu da böyle kaybediyoruz. Sonra karnımızı nasıl doyuracağız ben de bilmiyorum. 
-içme sularımız da yok oluyor dedik, barajları dolduracak yağmur/kar yağmıyor dedik, her geçen gün sera gazları sebebiyle daha fazla ısınıyoruz daha fazla nem oluşuyor ve mevsimlerin niteliği değişiyor dedik; 2014 ve diğer yıllarda hangi mevsimleri yaşayıp hengilerini yaşamayacağımızı ve hangilerini nasıl yaşayacağımızı da siz düşünün. 

          ve hatta mümkünse düşünmekle kalmayıp tasarruf yapmaya başlayarak en basitinden harekete geçin geleceğiniz ve  çocuklarınız için...

            ileride yeniden görüşmek üzere...

5 Ocak 2014 Pazar

GÖNÜL'LÜLER

Greenpeace Gönüllüleri kimdir diye bir soru dolanır akıllarda. Sokaklarda bağış isteyenler gönüllüler oluyor herhalde diye sorular cevaplanır doğruluğu tartılmadan. 

Oysa ki gönüllüler;
"herkes" adına hareket etmek zorunda olandır. Kısacık hayatını kamu adına hareket etme adına iyice kısaltan kişilerdir, 
Hangi olay/davranış/eylem doğaya ve insana nasıl zarar verebilir bakış açısıyla her şeyi takip etmeye çalışandır,
Doğanın zincirleme etkisini farkında olup bu etkinin sonuçlarını düşünen ve sonuçların gerçekleşmemesi için çabalayandır,
Hissedendir, her canlıya saygı duyan ve temel insan haklarına hem sahip çıkan hem de haklarını talep edendir,
Bilgiye sarılandır, doğanın gizemleri arasında kaybolurken kendisine bir hayat yaratmak için uğraşandır,
Daha çok insan sağlıklı bir şekilde nefes alsın diye kendi lüksünden vazgeçendir,
Sadece insan olmak için çabalayandır,
Gönüllü, herkes ve her şey için bir kamu görevi üstlenen sivil toplum kuruluşlarının üyesi herkestir. 
Gönüllü, insanca yaşamak için olunması gerekendir. 



4 Ocak 2014 Cumartesi

Barış neden yeşil olmalı?

“Dünyanın ormanlarına yaptıklarımız, kendimize ve birbirimize yaptıklarımızın yansımasıdır.”
                                                                                                                             Mahatma Gandhi
    Uzun yıllar çatışma altındaki bölgelere insanî yardım götüren STK’lar ile çalıştım. Bu STK’lar arasında Sınır Tanımayan Doktorlar da vardı. Kısıtlı hatta korkunç koşullarda hayat kurtarmaya, çocuklara, erkek ve kadınlara tıbbî yardım götürmeye çalışıyorduk. Bazen zamana ve mekâna karşı yarışıyor, savaş ve çatışmaların yıkıcı sonuçlarını birebir görmemize rağmen aklımızı yitirmemeye uğraşıyorduk. Bu yıllar içerisinde, sivil harekete katılım anlayışımı değiştirecek bir şeyin farkına vardım: Barış sadece savaşın olmadığı durum anlamına gelmiyordu. Şu anda Greenpeace ile çalışıyorum; mücadele aynı ama daha küresel bir ölçekte. Geri dönüşü olmayan noktaya gelmeden önce iklim değişikliğini durdurmamız gerekiyor. Dünyanın her yerinde insanların gıda kaynaklarına ulaşabilmeleri için zararlı tarım uygulamalarına ve aşırı tüketime karşı mücadele etmemiz zorunlu. Zehirli maddelerin nehirlere dökülmesini durdurmalıyız ki, insanlar temiz suya erişebilsinler.
    İnsan haklarının ihlal edildiği, çatışmaların yaşandığı bölgelerde, örneğin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da çevre mücadelesi verilmesini eleştiren insanlar oluyor. Kendi hükümetleri tarafından katledilen insanlar, göçe zorlanan mülteciler var oldukça iklim değişikliğinden bahsetmek kimilerine mantıksız gelebilir. Yaşanan çatışmalar yüzünden ülkeler büyük bir hızla silahlanırken, bir nehrin kirlenmesini engellemek ne işe yarayabilir diye düşünebilir insan. Oysa UNDP’nin 1994’teki insani kalkınma raporuna göre: “İnsan güvenliği, ölümü önlenmiş bir çocuk, yayılmasına engel olunmuş bir salgın hastalık, kaybedilmemiş iş imkânları, şiddetle sonuçlanmamış bir etnik gerilim, susturulmamış bir muhalif anlamına gelir. İnsan güvenliği sadece silahsızlanmayı kapsamaz, insan hayatı ve haysiyeti ile doğrudan ilgilidir.” Doğa güvenliği de, insan güvenliği kavramının içerisinde önemli bir faktör. Güvenliğin sürdürülebilir olması için uzun vadede sosyal ve çevresel bileşenlerin birlikte gelişiyor olması gerekiyor.
    Bugüne kadar yaşanan bütün çatışmaların temel nedenleri arasında dünyanın kaynakları konusunda yaşanan gerginlikler yer aldı. Yaşadığımız bölgede gerginlik özellikle enerji, su ve toprak üzerinden ortaya çıkıyor. Son zamanlarda söz konusu kaynakların, insanların artık ulaşamadığı temel ihtiyaçlara ait olduğunu görüyoruz: Gıda ve su. 2011 yılında gerçekleşen Mısır Devrimi’nin bir nedeni de, artan gıda fiyatlarıydı. Gıda sorunu şu anda da tüm ülkeyi uçurumun eşiğinde tutuyor. Suriye’de de 2011 yılının Mart ayında halkın protestolarıyla başlayan olaylar, bir iç savaşa dönüştü. Mısır örneğinde olduğu gibi, doğrudan nedeni bu olmasa da, yeni araştırmalar Suriye’deki huzursuzluğun altında çevresel ve iklimsel değişikliklerden kaynaklanan kuraklık, tarımsal alanların zarar görmesi, su kıtlığı ve su kaynaklarının kötü yönetimi olduğuna dikkat çekiyor.
     Biz, Greenpeace olarak çevrenin, barışı oluşturan ve insan güvenliğinin sürekliliğini sağlayan ana ögelerden biri olduğuna inanıyoruz. Refah içinde yaşayabilmek için insanlar sağlıklı bir fiziksel çevreye ihtiyaç duyarlar. “Dünyaya ne kadar zarar verirsek verelim doğa zaman içinde kendini iyileştirir.” fikrinin doğru olmadığı artık kanıtlandı. Dahası çevreye verilen zarar çoğu zaman insan hakları ve kişisel özgürlük ihlalleriyle beraber görülüyor. Örneğin Türkiye’de Gezi Parkı’nda olaylar küçük bir parkın korunması ekseninde başladı. Yıllar boyu yapılan doğa katliamları insanların sivil haklarına yapılan saldırılarla aynı anda gözlemlendi. Türkiye’nin diğer bölgelerinde de yerel halk, çevreyi kirletecek, kendi sağlıklarını tehdit edecek enerji planlarını durdurmak için kahramanca mücadele veriyor. Doğa ve insan güvenliği birbirine sıkı sıkıya bağlı, insanların, yaşadıkları çevreyi koruma hakları var. Şirketler ve hükümetler bu hakkı onların elinden alamaz.
     Yaşadığımız bölge, barışın sadece yeşille birlikte gerçek bir barış olacağının canlı kanıtı. Etkisi korkutucu boyutlara ulaşmış iklim değişikliği önlenmediği, insanlara hak ettikleri haysiyetli yaşam sunulmadığı sürece sosyal çatışmaların nedenlerinden yıllarca bahseder, ama gerçekçi bir çözümden söz etmemiş oluruz. Hayırseverlik artık yeterli değil. Kahire’den, Şam’dan ya da Tunus’tan binlerce kilometre uzakta olabiliriz. Ama artık insanlar birbirine bağımlı, problemler de küresel. Ülkelerin karşı karşıya olduğu çevresel tehditler, hem yerel ekosistemlerin hem de küresel ekosistemin bozulmasının sonuçlarının bir bütünü. İnsan güvenliğine yaklaşımda önemli olan, tehdidin sınırlar ötesi olduğunu anlamak. Toprağın yanlış kullanımı, orman kaybı ve sera gazı salımı sadece sorunun yaşandığı yerin değil, tüm dünyanın iklimini etkiliyor. Tükettiğimiz benzin, yediğimiz gıda, kullandığımız giysiler hakkında bugün sorumluluk almazsak çok kısa bir süre sonra her şey için çok geç kalmış olabiliriz.
    Dün, 21 Eylül, dünyanın her yerinde Evrensel Barış Günü olarak kutlandı. Ve artık, savaşın sadece bize doğrultulmuş bir silah anlamına gelmediğini anlamamızın zamanı geldi. Barış bizi çevreleyen her şeyle, doğayla, komşularımızla, birbirimizle huzur içinde yaşamak demektir. Politikacılar ve karar vericiler de, çevre ve insan güvenliği, barış ve enerjinin birbirinden tamamen farklı kavramlar olmadığını anlamak zorundalar. Eğer bir an önce gerçek soruna bir çözüm bulmaya çalışmaz, insanların gerçekten hangi nedenlerle komşularıyla savaşmaya başladıklarını anlamaya çalışmazlarsa, rahat koltuklarında oturup çatışmaları televizyonlardan izleyen herkes de yaşananlardan etkilenecek. Savaş bölgelerinde yaşayan ama hâlâ her şeyin bir gün düzeleceğine dair umut taşıyan çok sayıda insan gördüm. Haydi, onları haksız çıkarmayalım ve hemen şimdi harekete geçelim.

İklim değişimi gerginlikleri nasıl etkiliyor?

    Mısır 2011’de Mısırlı bir aile gelirinin yüzde 40’ını harcıyordu, genel gıda enflasyonu yüzde 20 civarındaydı ve 40 milyon Mısırlı gıda yardımlarına bel bağlamıştı.

   2010’un son 6 ayında Mısır, Rusya’dan 1-6 milyon ton buğday satın aldı. 2009’un aynı döneminde bu rakam 2,8 milyon tondu. Bu düşüşün nedeni, iklim değişikliği nedeniyle Rusya’da yaşanan büyük kuraklıktı.

 Suriye

    Suriye’de su kaynakları 2002-2008 yılları arasında yarı yarıya azaldı. Bölgede daha sık kuraklık görülmesinin temel nedeninin insan eliyle oluşan iklim değişikliği olduğu ortaya çıktı. İklim değişikliğinin etkileri, ülkenin kaynaklarının yanlış yönetilmesiyle daha da kötü hale geldi.
    2006 ve 2011 yılları arasında Suriye topraklarının % 60’ı ülke tarihinin en ciddi kuraklığını ve ürün kıtlığını yaşadı. Ülke genelinde çiftçilerin % 75’i mahsul kıtlığı yaşadı. Ülkenin kuzeydoğusundaki çobanlar hayvanlarının % 85’ini kaybetti.
     Birleşmiş Milletler’in 2010’da yayımladığı bir rapor, aşırı yoksulluk içinde yaşayan ve yeterli gıdaya ulaşamayan insan sayısının 2-3 milyon civarında olduğunu ortaya koydu. Uzun süren kuraklıklar yüz binlerce çiftçinin kente göç etmesine neden oldu. Bu da kentlerde yaşanan gerginliği daha da artırdı. Hem ülke içinde yaşanan bu göçler hem de kırsalda yaşanan hoşnutsuzlukların, Suriye’de yaşanan gerginliklerde rolü olduğu düşünülüyor.

Yazının yazarı Laetitia - 22 Eylül, 2013 at 15:59